<< ANA SAYFA
 
Site Sahibi
Editör


41

Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
->>YAZI GÖNDERİN

Site Etiketleri
 
Site Kategorisi
Politika ve Sivil Toplum > Çevrecilik
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
Aktif forumlar
[] Türban

[] Kürtçe Eğitim

[] Küresel Isınma

[] Türkiye nükleer enerjiden faydalansın mı?

[] Üçüncü Köprü
-->> Diğerleri
Oylama
Hükümetin kuş gribi konusundaki performansı...
Oylamaya katılmak için giriş yapın.
rss link
 
ADnet Reklamları
KANYON SPORU: Valla'dan tehlikeli geçiş!

Trekist Doğa Aktiviteleri Grubu geçtiğimiz haftalarda Kastamonu'daki Valla Kanyonu'ndaydı. Türkiye'de 'Kanyoning' sporunun yaygınlaşmasını amaçlayan ekip Valla'yı tamamen sudan geçti.

 

Diğer fotoğrafları görmek için tıklayın.

VALLA 2006 ANILARI  

Bu raporu toparlama görevi bana verildiğinden beri çok zaman geçtiği için özür diliyorum. Yaşadığımız o AN'lar nasıl ifade edilebilir, nasıl özetlenir, nasıl satırlara sığabilir? İnanın bilmiyorum. Elimden geldiği kadar anlatmaya çalışacağım.

 

Bu raporun nasıl sabırsızlıkla beklendiğini biliyorum; ama adapte olamadım arkadaşlar. Geçtiğimiz hafta boyunca ben sanki ruh gibiydim. Konuştuğumuza göre diğer arkadaşlarım da aynı imiş. Rahat yataklarda uyuyamaz olduk. Behiye yatak odasına mat serip uyumuş epey bir zaman. Celal uykusundan uyanınca etrafta bizleri aramış ertesi gün. Ya Bahadır'ın vücudumuzdan ayrılırkenki gözyaşları.. Evet, yanlış duymadınız, Bahadır inci gibi döktü, kendisi kadar iri gözyaşlarını ve hepimizi ağlattı.

 

Doğa büyüledi
Oradayken zamanı unuttuk. Saat, tarih, telefon, iş takibi, prosedürler, alışkanlıklar, her şey ama her şey raftaydı, sonradan kullanılmak üzere. Kilitlenmiştik yapacağımız işe. Bazen komando eğitimi kadar zor ve yorucu, bazen hayal bile edilemeyecek kadar tasviri imkansız güzellikteki doğanın cömert kucağında mayışık, bazen grubun hızını kesme endişesi ile tedirgin, ama istisnasız her zaman birlikte olmaktan mutlu idik.. Kanyonu bitirdiğimizde, ilk inek pisliğini gördüğümde (köye yaklaşıyorduk, ne güzel) nasıl da şaşırmıştım, sanki çook uzun bir zaman geçmişcesine. Oysa alt tarafı 4 gün ve 6 gece idi, ama rüya gibi güzel, korku filmi kadar gergin, aşk kadar kutsal ve sonsuz kadar uzundu...

 

Sanırım doğa bizlere büyü yaptı İşte bu yüzden yazı gecikti. Aslında Semra, bir taslak hazırlamıştı, Behiye'nin de ilaveleri oldu. Onlardan faydalandım, teşekkürler.. Ayrıca Orkun'dan teknik bir rapor bekliyoruz rapora eklemek için. Görüyorsunuz ya, artık tek kişi bir şey yapamaz olduk?)

 

Geçen sene, aynı kanyonda talihsiz bir olay sonucu rotayı değiştiren ve üç gün boyunca hayat savaşı veren 4 kişiden Semra ve Celal yine bizimle birlikteydiler. Başladıkları iş yarım kalmıştı ve tamamlamaya kararlıydılar. Onlar bize o uğursuz yere kadar rehberlik yaptılar. Oraya kadar bilinendi doğa, daha önceleri de gidenler olmuştu. Ama işte tam da o noktaya kadar. Ondan sonrası tam bir meçhuldü. Bizler, bu Valla denen dünyanın 4. en zor kanyonunu suyu takip ederek bitirebilen ilk ekip olduğumuzu sonradan öğrenecektik. (bilseydim gitmezdim valla) Bu kadar amatör bir ruhla bu kadar profesyonel bir işi başarmak ancak trekist ruhu ile mümkün diyor, başka da bir şey demiyorum

 

Eveet, artık başlayalım: Hazırlıklar

Ben biraz geriden almak istiyorum filmi. Yolculuk tarihinden çok önce başladı hazırlıklarımız. Herkesin bütün yükü omuzlarda taşıyacağı düşünülerek ihtiyaç listeleri çıkarıldı. Yükleri hafifletmek için kilo hesapları yapıldı.Orkun emniyete çok önem verdiği için teknik malzemeden ödün vermek istemiyordu. En hayati ve zorunlu olan teknik malzemede anlaşıldı. Ve hesaplarımız aynen tuttu. Herhangi birimizin başına gelebilecek &#8211;çok şükür olmadı- herhangi bir kazanın hesabı bile yapıldı. Nasıl ki vücudumuzda tek bir organ bile acıdığında canımız nasıl yanarsa, içimizden birinin başına gelebilecek böyle bir kazanın acısına biz çok önceden hazırdık. Çünkü tek bir vücuttuk artık. Buna göre, önlemlerimizi aldık. Dualarımız sadece kendimiz için değil, hepimiz içindi. Çoğu yerde kendimizi unuttuk. Grup ruhu bu olsa gerek..

 

Sonuçta Orkun'un ihtiyatı ile Celal ve Semra'nın geçen seneki deneyimleri birleştiğinde ortak bir nokta bulundu. 4 emniyet kolonu yetmişti. Bazı yerlerde sıra ile kullandık kolonları, bazan da kolona gerek kalmadan omuzlardan geçirilen bir kement yetti suya indirmelerde. (Ama koltuk altlarım acıdııı?) Seneye gidersem bir kolon alacağım şart olsun.

 

Hazırladığımız listelere göre ortak ve bireysel alışverişler yapıldı. İki adet bot, teknik malzemeler (Orkun özveri ile malzemelerini bizlerle paylaştığı için teşekkürler) sağlık çantamız, yiyecekler ve mutfak malzemesi ortak kullanılacaklar listesindeydi. Mümtaz insan Sayın İbrahim abimiz sağolsun, doktorluğuna hiç diyecek yok. Serumlarımız bile vardı. Ağrı kesici iğneler, vitaminler, merhemler, baticonlar, vs.. Her akşam ve sabah kuyruğa giriyorduk önünde. Akşamları çizilen yerlerimiz bakımdan geçiriliyor, sabah da pet şişede hazırlanan calsiyum sandozlar içiliyordu. Bu arada her birimizin aynı kaptan, aynı bardaktan yiyip içtiğimizi söylemeye gerek yok sanırım. Öyle alıştım ki buna, kanyon bittiğinde köyde bizim için hazırlanan o mükellef sofrada ayrı bardaklarda çay içmeyi yadırgadım.

 

Herkesin birer kaskı, can yeleği, dizliği, iki adet suda kaymayacak ve kanyon sonunda atılmayı bekleyecek spor ayakkabısı ve nihayet özel çamaşırları tek tek listelendi. Bu listelere göre alışverişler yapıldı ve nihayet 28 .07.2006- Cuma akşamı günlük işlerimizi tamamlayıp Patlangoç'ta toplandık.

 

O akşam bizi uğurlamaya gelen sevgili dostlarımız Yılmaz, Funda, Semra Ulhanlı, Anne Semra, kızı Begüm, Mehmet İncesu, Ayhan ve Ali Demirkıran'a teşekkür ediyoruz. Bu arada anne Semra'nın bize yolluk olarak hazırladığı börekler de enfesti, ellerine sağlık...

 

Çantalarımızı hazırladık. Yola koyulduk...

Ertesi gün Düzce, Bolu ve nihayet Safranbolu'dayız.Saat 13:30 suları .Yemek molasının ardından hareket edip ,Akşama doğru Pınarbaşı'na geliyoruz. Burada jandarmaya gerekli bilgileri verip form dolduruyoruz. Başımıza gelebilecek her türlü şeyden sorumlu olduğumuza dair imzalar atıyoruz. Pazar gününe kadar haber alınmazsa bizi aramaya çıkacaklarının taahhüdünü veriyorlar. O zaman daha bir anlaşılır hale geliyor işin ciddiyeti.

 

Jandarma'daki formaliteleri de tamamladıktan sonra Azdavay - Şenpazar üzerinden Hamitli köyüne ulaşıyoruz. Pınarbaşı ile Hamitli köyü arası yaklaşık 100 km. Burada bizi Hamitli köyü muhtarı Hüseyin Hurma ve köy halkı karşılıyor. Geleceğimizden daha önce bilgi verdiğimiz için hazırlıklılar. Çaylarımızı içip hazırlıklarımızı yapıyor ve araçlarımızı Hüseyin amcamıza emanet edip bize önceden ayarladığı minübüsle tekrar yola koyuluyoruz. Hüseyin amca bizi uğurlarken “Bakalım bu sefer kaç enkaz toplayacağız?” demekten alamıyor kendini. Saat 19.00...

 

Hamitli köyünden ayrılarak yeniden geldiğimiz yöne dönüyor ve Şenpazar-Azdavay- Pınarbaşı üzerinden ilerleyerek Küre Dağları Milli Park alanı girişine geliyoruz. Buradan Muratbaşı Köyü`ne giderek henüz kullanıma açılmış olan yoldan Köy Muhtarı Hikmet Sansar'ın oğlu rehberimiz Erol eşliğinde Kanlıçay ağzına geliyoruz. Saat 23:30... ateş yakıp karnımızı doyuruyoruz. Celal'in her şey serbest manasına gelen değişik komutunu vermesiyle herkes alabildiğine gevşiyor, rahatlıyor, şehir insanı kimliğinden sıyrılıyor?) Bu akşam burada konaklayacak ve sabah kanyona giriş yapacağız.

 

30.07.2006 saat 08:30

Kahvaltımızı yapıyoruz. Ağır ağır ve artık işin ciddiyetine uygun adımlarla çantalarımızı sırtlanıp kanyon içine doğru ilerliyoruz. Kanyonun başlangıcında botlarımızı şişirip o devasa kaya duvarlarından suların içine süzülüyoruz. Saat 09:30... İlk suya atlayışımız çok keyif veriyor hepimize. Henüz hava sıcak ve sıcaktan bunalmış bedenlerimiz bu soğuk duştan pek memnun. Çığlıklar atarak sevinçle yüzüyoruz.

 

Hareket noktamızdaki ölçüm bize 330 metrede olduğumuzu gösteriyor. Birkaç kez çanta aktarması yaparak Seyirtepe`ye geliyoruz. Burası Devrekani Çayı ile Kanlıçay`ın birleşim yeri. Kanyon, asıl olarak burada başlıyor. Valla Kanyonu`nun adını duyuran meşhur kazaların - ölümlerin olduğu Seyirtepe 400 metre yukarımızda ... Aşağıdan bu tepeye bakmak bile insanı ürkütüyor. Bir de yukarıdan aşağıya bakmak nasıl bir şeydir siz düşünün!

 

Biz, geçen seneki Kastamonu- Daday yolculuğumuzda buraya gelmiştik ama saat akşamın 5'i olduğu halde etraf o kadar karanlıktı ki, aşağıyı görememiştik. Bu sanki bir davetti... Kanyon bizi çağırıyordu, ama sanki o görmediğimiz, ama çağıl çağıl uçurumun iki yanından akan suların gizemli ve kulak tırmalayıcı sesleri ile kurallarını hatırlatıyordu bir yandan da.

 

O sesler kanyon boyunca kulaklarımızı tırmaladı. O kadar ki, bir dahaki sefere kesinlikle bir telsiz cihazı şart kararı aldık. Çünkü iple keşfe giden Orkun, ipi boşalt mı diyor, ipi boşla mı diyor anlaşılmıyordu çoğu yerde. Pür dikkat kesilsek de, soluklarımızı tutsak da, su yutuyordu Orkun'un canhıraş bağırmalarını. Görmüyorduk onu. Sadece tahminle ipi boşluyor ya da boşunu alıyordu Bahadır. Çok gergin anlarımızdandı bu anlar..

 

Bu, bir oyun değildi...

Evet, değilmiş... Ama bizler bu tehlikeli macerayı bile bir oyun tadında yaşamayı başardık. Pek çok ayrıntı var, buraya sığmayacak olan. Ve bu 8 cesur yüreği sanırım Valla Kanyonu da sevdi usul usul... Ondan izin istemiştim girerken, başımı o bin metrenin üzerindeki doruklarına kaldırıp; hepimizin sağ salim çıkabilmesi için. Bizlere zarar vermemesi için. Minnettarım ona, bittiğinde bütün yüreğimle teşekkür ettim..

 

Celal`in amacı, girişi Devrekani kolundan yapmaktı ama bizi taşıyan araç sürücüsünün azizliği sonucu biz Kanlıçay`dan giriş yapmak zorunda kalıyoruz.

 

Öğle yemeği için (öğle yemeği dedikse sıra yemeği sanmayın, kuru üzüm, badem- fındık- kayısıdan ibaret) bir adacık üzerinde mola veriyoruz. Burada giriş yönümüze göre sağımızda jakuzi yapan bir düşüş var, yaklaşık yarım metre boyunda. Burada bir eğlence yaşıyoruz. Zaten her fırsatta çocuklaşıyorduk. Kanyonun zorluk olarak bize verdiği izinleri dolu dolu kullanıyorduk. Bu sayede moralimiz yüksek ve dayanışma ruhumuz hep canlı kaldı.

 

Yolumuz daha çok uzun. Geçen seneden adı “Kemal`in Yeri” olarak kalan mevkiye varıyoruz.100 metre kadar geçip sağda kısa bir ip inişi yapıyoruz. Daha sonra indiğimiz kayadan bulunduğumuz hizadaki karşı kayaya makara sistemi kurarak geçiyoruz. Bunu zorunluluk olarak değil biraz hareket katmak adına yapıyoruz. İyi de ediyoruz, çok keyifli oluyor. Burası kanyonun ilk zorlu kabul edilebilecek noktası . Yani ilk ekşınımız.

 

Biraz daha ilerliyoruz. Solda ağaçlık bir alan buluyoruz. Buraya 'BAHADIR`IN YERİ' adını veriyoruz. Çünkü keşifte o buldu burayı. Konaklamaya uygun bir alan. Kanyon içinde ilk kampımız. Şimdiden sabahki sucuklu yumurta keyfinin hayaline daldım. İlk kanyon sabahı için böyle bir lüks ayarladık.. Çok yorulduk, sıcak bir çorba her şeye değer şimdi. Saat 18:30... Bugün ziyafet var. Çorbanın ardından etli patates ve katran karası çay... Saat 22 olduğunda grubun yarısı sızmıştı. Kalan yarısı da sevgili Trekistli dostlarımız için düzenleyeceğimiz raporun notlarını alacak. Semra'nın notları bu raporda çok işe yaradı arkadaşlar. Teşekkürler ona.

 

31.07.2006 – İkinci Gün

İkinci günümüzde saat 08:00`de günaydın diyoruz. Henüz takvimleri unutmadık. Günlerden Pazartesi, günlerden 31 Temmuz... Bu hafıza yarın şaşacak, ee beşer bu şaşar... Ama sıkı durun kahvaltımız muhteşem bir ziyafet : Sucuklu yumurta ! (işte hayallerim gerçek oluyor) Ellerine sağlık sevgili Celal..

 

Saat 10.00 da baltalar elimizde çantalar sırtımızda sol bloktan bir süre yürüyoruz. İlerde botları suya indirip sudan ilerlemeye başlıyoruz. Kamp alanına kadar sürekli aktarma yapacağız. Sık aralıklarla küçük su düşüşleri var. Botlar suya, çantalar bota, biz suya, yürü,yüz, yürü, yüz, yüz... Aralarda şarkılarımız da var ama : Ah Asım aman Asım sen ne dersen tamam Asım ! (kulakları çınlasın)

 

12.30' da soldaki yüksek bir kayanın üzerinde öğle yemeği (bakınız :ilk öğle yemeği menüsü) yedikten sonra yürüyerek yola devam ediyoruz. Bu arada bir notu eklemek lazım. Öğle yemeğimizde kuru kayısı ilavesini görünce pek seviniyoruz. (dün yoktu da) Çünkü, meğer hepimiz -söylemesi ayıp- kabız olmuşuz. Sanırım normal bir durum, onca gerginliğe bağırsak mı dayanır. Kuru kayısının en iyi ilaç olduğunu biliyoruz tabi ve asılıyoruz. Ama Behiye uyarıyor.

 

-Arkadaşlar, en fazla 6 tane.. Fazlası ishal yapar.

 

Bana kalsa 12 tane yerdim ya, neyse.. Bir kişi bir şey söylemişse, bu doğrudur. Altışar tane yiyoruz. İşe yarayıp yaramadığını akşam kampımızda göreceğiz. (az sonraaa)

 

Rakım 280`düşüyor. Yol bitiyor yine suya ineceğiz. Botlar suya ,çantalar bota, biz suya... Buz gibi su içimize işliyor. 2 kez boğaz geçiyoruz. Botları hafif yanlayarak geçiyoruz buralarda. 2 boğazı aştıktan sonra mağaravari bir geçiti geçip bir gölete varıyoruz. Biraz daha yüzeceğiz.

 

Veee : Mola ! İkiz Ağaç`tayız. Sudan yüksekliği yaklaşık 15 metre olan kamp alanımız oldukça şirin ve dinlenmeye uygun. Saat 14.30... Bugün erken bitiriyoruz faaliyeti. İlerleyebiliriz ama dün akşam iyi dinlenemedik, daha uygun bir konaklama alanına kadar gücümüz kalmayabilir.

 

Sonra ilk banyo denememizi yapıyoruz önce Behiye saçlarını şampuanlıyor.

 

İlginç! hiç köpürmedi...

 

Sonra Bahadır, hoş saç da yok ya kafasında, onunki de köpürmüyor. Kim denerse aynı şey.. Köpürmüyor.

 

Burada şelalenin dibine kadar suyun altından gidiyoruz. Şelalenin dibinden çıkıp onun gücüne akıntıya kendini bırakmak çok zevkli. Behiye ve Semra hayatlarında ilk defa 2 erkek tarafından aynı anda yıkanıyorlar ki bu konforu biz hamamda bile bulamadık?)

 

Banyo keyfimiz de bitti. Akşam yemeği hazırlıkları başlıyor. Derken Bahadır ortadan kayboluyor. Bu çok doğal, Doğal ihtiyacını karşılayacaktır, merak etmiyoruz ilkin. Ama gelmek bilmiyor.

 

Derken...

 

Bir düdük sesi ortalığı çınlatıyor. Hemen anlıyoruz. Kayısı işe yaramış. Hem de ne yaramak.. Hiç o anki kadar mutlu bir ifade görmemiştim Bahadırın yüzünde.

 

Bu düdük olayı anında bir ritüel haline geldi ondan sonra, aramızda. Her giden arkadaşımızı selametle uğurlayıp, düdük sesini bekliyorduk. Ve duyduğumuzda, seviniyorduk. Ortaya çıkan düdükçü geçmiş olsun nidaları ile karşılanıyordu.

 

Bahadır dedi ki,

 

-Ben uçurumların başına gidemezdim. Yüksekten ürkerdim. Ama şimdi bu korkumu yendim.

Bunu söylerken neredeyse keçi gibi sekiyordu en olmadık yerlerden. Ah! Bir de ben yenebilseydim ya.. Kanyon bitti, ben hala korkuyorum.. İyi ki yalnız değilmişim... Kaç kereler (sayısını bilemedim) Celal köprü oldu, üzerine basıp geçtik. Kaç kereler Bahadır sanki çocuğunu sırtlar gibi aşırdı bizleri bir kayadan ötekine, Gölgem hep İbrahim abimin üzerine düştü yol boyunca. Arkada kalıp bizleri kollamayı üstlenmişti o da.. En ihtiyaç duyduğum zamanlarda ise arkamdaki insan, önümde bitiveriyordu. Sanki içimi okuyordu. Ben hiç yardım istemedim arkadaşlar.. Hiç birimiz yardım istemedik daha doğrusu.. Çünkü yardım kendiliğinden geliyordu..

 

 

İkiz Ağaç ve yavaş yavaş uyku mahmurluğu çöküyor gözlere. Gece kayboluyor kayan yıldızların arasında...

 

01.08.2006 – Üçüncü Gün

Bugün günlerden neydi? Tek anımsadığımız 3. günümüz kanyonda. Pazartesi miydi Salı mıydı? Hiçbirimiz parayı, cep telefonunu, ödenmesi gereken faturaları, eksoz dumanını, masasında biriken işleri anımsamıyor. Burada ne trafik polisi var, ne mesaiye gecikme telaşı, ne elektrik kesintisi, ne kimlik kaygısı, ne komşu evdeki kavga, ne kırılan bardakla bozulan en güzel misafir takımları...

Bizim başka bir dünyamız var burada. Aynı bardaktan su içmek dert mi, biz yarın aşacağımız engellerin hayalindeyiz. Kaygılarımız başka... Öyle ki kanyondan çıkınca demir paraya uzun uzun bakıp bu neydi diyeceğiz. İbrahim abinin bir kağıt 5 YTL'si kalmış sigara paketinin jelatini arasında. Baktım öyle uzun uzun, ya bu neydi diye.. Yabancı geldi öylesine.. Daha üçüncü günde bunu yaşadık işte.. Sizin için dönen dünya bizim içinde aynı dönüyor ama başka başka yaşamlardayız. Bir kez daha anlıyoruz, her fark insanı biraz daha büyütür, her yaşanan yanına kardır insanın!

 

06.30`da 3. günümüze uyanıyoruz. Nerede kalmıştık? Gece herkes uyurken 2 kişi kayan yıldızları bekleyip kim daha çok gördü yarışına girecekti. Sabah uyanınca da uyuyanlara ballandıra ballandıra bu tatlı yarışı anlatacaklardı.

 

 

Dördüncü kamp yerindeyiz. En zorlu kamp yerimizde, yani bacalı mağaradayız. Celal ayağını uazatıyor Bahadır'a ve diyor ki;

 

-Ayağıma kıymık battı çıkarır mısın?

 

O anda Behiye'nin manikür seti bulunuyor. (yanlış duymadınız, Behiş manikür setini taşımış anarşist ruhu ile, kuralları hiçe sayarak. Oysa bir cımbızın ağırlığı bile hesaplanmıştı.. Sadece ben kurallara uymuşum. Bahadır da bonibonlarını kaçak sokmuştu?)

 

Ama iyi ki manikür seti varmış. O karışıklıkta, nefeslerimizin bile dar geldiği o daracık yerde nasıl da aranılan her şey acilen bulunuyordu, hala anlamıyorum.. Takım ruhu bu olsa gerek...

Cımbız çıktı ortaya ve Bahadır çıkarıverdi kıymığı. Sonra söylediği şey hepimizi çok duygulandıracaktı.

-Ben ömrümde hiç kimsenin ayağını tutmadım, tutamazdım..

 

Ben anladım ki, bu yolculuk hepimiz için bir devrimdi. Korkular, takıntılar çöpe atıldı.. Yepyeni bir ruhla çıktık kanyondan. Kabuk değiştirdik. Celal'in dediği gibi bu yolculuğa keşke herkes çıksa da savaşlar ve şiddet son bulsa.. Savaşarak kaybediyor insanlık. Barışarak ise çok şey kazanıyoruz.. İnanıyorum ki, ne Celal unutacak o anı ne de Bahadır. Hatta hiç birimiz unutmayacağız.. Bazen tanıklar da unutulmaz karelerin birer vazgeçilmezidirler.. Tıpkı o an gibi..

 

Neyse, burunlarımızı çekip yola devam edelim mi?

 

Kahvaltıdan sonra yine koyuluyoruz yollara. Bulunduğumuz yerde seviye 280 mt. Çantalarımızı sırtlanıp saat 08.30`da sağdan suya doğru ilerliyoruz. Botları suya indirip çantaları yine bota aktaracağız. Suya ilk atlayan ekip şefimiz İbrahim. Atlarken ağzını açık tuttuğu için yuttuğu sular yüzünden nefessiz kalıyor. Sudan başını çıkardığında kıpkırmızı yüzü hepimizi korkutsa da o bağırıyor. -Bana bir şey olmaz !

O kıpkırmızı yüzünü görünce önce panik olduk ama sonradan çok güldük...

 

Havanın serinliği suya girmeye korkutuyor insanı. Titrek Semra ve Tırsak Aksel'e burada torpil yapılıp botların üzerine alınıyorlar. Kalan bayanlar nasılsa wetsuitliler (neoprenliler). Aaa su sıcacık! Korktuğumuz olmadı. Şu doğa her vakit şaşırtıyor insanı. Yahu kanyon boyunca ilk ve son defa bota bineyim dedim onda da su hamam gibiymiş.. Doğuştan şanssızım.. Neyse..

 

Uzun bir yüzme faslı var. Sonra daracık bir tünel ki insanda 'gökyüzü aslında hiç var olmamış' duygusu uyandıran bir yitiklik ... Sonra doğanın şakayı seven öteki yüzü : Kocaman bir havuz!

 

Yüz yüz yüz

Burada vadi şekil değiştiriyor. Sağa doğru oya gibi,dantel gibi kıvrılan kayaların arasından sudan çıkmış balıklar gibi soldan karaya çıkıyoruz ıslak ıslak. 250-300 metrelik bol dikenli bir yürüyüşümüz var. Hayatın dikenleri yolları karşısında bu dikenler ne ki, bize vız gelir bunlar. Her dikenli yolun sonunda insanın içini ısıtan sıcacık mutluluklar yok mudur ? Doğa harikası kaya-köprüye geldiğimizde bizim içimiz de işte öyle ısınacak. Fotoğraf fotoğraf ille de fotoğraf... Üç fotoğrafçıya 5 konu mankeni ne malzemeler yaratır. Uzun soluklu bir mola veriyoruz doğal olarak. Köprünün önüne arkasına botla dolaşıp farklı cephelerden fotoğraflar çekiyoruz. Bahadır ve Celal köprünün üzerine tırmanıyor, suya atlıyorlar. Evet artık yola devam... Uzunca bir koridordan geçeceğiz. Bugün su çok güzel. Yüzmekten çok keyif alacağız. Koridorun sağ tarafında kayaların arasından kah gelin gibi, utana sıkıla akan kah içindeki coşkuya sığamayan suların altından geçiyoruz. Kimimiz suların altında ağızlarını açıp kana kana içecek, ohhh afiyet olsun dostlar.

 

İlerleyip geniş bir alanda aktarma yapıp sağ bloka geçiyoruz. Burası 2005 geçişince YAĞMUR YERİ adını alan yer. Ve yine su ! Kanallar arasından geçerek 2 zorlu geçişte aktarma yapıyoruz, sonra öğle yemeği molası (bakınız :önceki öğle yemeği menüleri ) . Sonra yine yola devam. Solumuzda (nasıl bir yerde durduğumuzun ayırdına sonra varacağımız) bir kaya üzerindeyiz. Durup az önce dinlendiğimiz kayaya baktığımızda ürküyoruz. Biz bu kayada nasıl durup da dinlenmeye kalkışmışız?

 

Yorulmuşuz. Hakkımız dinlenmek. Buradan karşıya sağa geçiyoruz. EXIT GÜLTEPE yazısının olduğu yere geliyoruz. Burası da geçen yıl EXIT adını almıştı. Yazımızın başında bahsettiğimiz meşhur dönemeç burası. İşte ın ın ın ınnnnnn ... Bundan sonrası bir meçhul.

 

Biz burada kamp yapacağız. Daha şimdiden, yarını düşünmenin alemi yok.Bir çorba içip ısınalım. Odun toplayıp ateş yakıyoruz. Her zaman olduğu gibi Celal yakıyor ateşi.

 

02.08.2006 – Dördüncü Gün

Sabah 08.00`de uyanıp kahvaltımızın ardından soldan yan kaya blokuna geçeceğiz. Buradan 500 metre kadar ileri de ip inişi ile suya ineceğiz. Önce Orkun ve Celal keşif yapıyor. Keşif uzun sürecek. Burası üstü örtülü olarak bilinen ve bugüne kadar aşağıdan yani sudan kimsenin geçiş yapmadığı bölüm. Kanyonun en zorlu noktası. Aşağıda büyük bir kaya iki duvar arasına sıkışmış. Altından su akıyor ama kayanın biraz gerisinde 5-6 metrelik bir şelale yapıyor su.

Hemen devamında kayanın altından oldukça yüksek bir debi ile devam ediyor. Gidiş yönümüzde yine kaya duvarlarını birbirine bağlayan ve suyun üzerini tamamen örten kayalar var. Devamında da altta suyun akışı ortadaki kaya nedeni ile ikiye bölünüyor. Bugüne kadar bu kanyona gidenlerin EXIT GÜLTEPE yazan yerden ormana girip solu izleyerek ileriden ip inişi ile suya indiği bilgisini almıştık.

Aşağıya indiğimizde bu bilginin doğru olduğunu anlıyoruz. Buraya kadar daha önce geçen kişiler olduğunun izlerini görmüştük, ama burada daha önce insanların bu yolu kullandığını gösteren hiçbir belirti göremiyoruz, ki buradan geçilmesi halinde geçiş zorluğu nedeniyle iz kalmaması mümkün değil. Yukarıda emniyet alarak aşağıda ortada duran kayaya iniş yapıyoruz.

 

Burada bir 'cumar'ımız aşağıya düşüp kaya arasına sıkışıyor. Celal çatal gibi bir dal parçası ile (orada o kayanın üzerinde nasıl buldun o minik dal parçasını ey Celal) nerdeyse yarım saatlik bir sabır sonucunda, 4. denemede cumarımızı kurtarmayı başarıyor.

 

Botları aşağıya aktarıyoruz. Suyun debisi o kadar yüksek ki, bota bağlı arka ve ön ipleri yukarıdan tuttuğumuz halde zaptetmekte güçlük çekiyoruz. İşte yazının başımnda bahsettiğim ekip çalışması burada gerçekleşiyor. Tam bir uyum.. Sekiz kişi, sekizimiz de asli birer görev üstleniyor. Burada oldukça çok zaman kaybedeceğiz. Hepimiz tüm dikkatini yaptığı işe vermiş durumda. Gerçekten küçücük bir dikkatsizliğe tahammülü olmayan bir yerdeyiz. Rakım 245.

 

Çantaları bota aktardıktan sonra ekibimizin bayanları iple suya indirilecek. Akıntı kısa sürede bitiyor bu yüzden yüzerken herhangi bir risk yok. Üstü örtülü alandan devam ediyoruz. Adeta bir mağara içindeyiz. Yol sağa doğru kıvrılarak yaklaşık 200 metre sonra bitiyor. Sağdan bir ağaç kütüğünün köprü yaptığı bir kovuğa varıyoruz.

 

Evet yanlış duymadınız; burası bir kovuk. Çok yorgunuz, ne yorgunu, bitkiniz. Devam edersek mola vereceğimiz en uygun alana ulaşmak için ne kadar mesafe kat edeceğimizi kestiremiyoruz. Ve burada konaklamak zorunda kalıyoruz. Tahmini ölçülerimize göre burası 6-7 metrekarelik bir yer. Kişi başına 1 metrekare bile düşmüyor. Yukarıda gökyüzü, yükselen iki kaya kütlesinin üzerine pineklemiş koca bir kaya ile ikiye bölünmüş durumda ve içerisi zifiri karanlık..

 

Ben buraya, o ağaçtan basarak geçtiğimde yola devam edeceğimizi düşünüp, yukarı çıkış istikametindeki ürkünç kayalara bakarak, ne kadar zor diye hayıflanırken, aa! bir de ne göreyim, millet çantaları indirmiş..

 

-Heyy, neler oluyor?

 

Kamp yapacağız burada dediklerinde neredeyse düşüp bayılacaktım. İşte o zaman isyan ettim.

 

-Yahu kadın, senin ne işin vardı buralarda.. Mis gibi bir tatil keyfi dururken, burada bu iğrenç mağarada ne işin var?

 

Ama bir an'dı o sadece. Herkes gülünce, ben de katıldım onlara. Biz, her durumda mutlu olabiliyorduk.. İşte unuttum bile isyanımı.. Azcık nefes alan bir yerde Celal yine yakıyor kamp ateşimizi. Semra yine Makarna yapıyor bize. Bahadır'ın ıslak çantası işte bu daracık yerde açılıyor ve kurutulmaya çalışılıyor tarafımdan. İşte bonibonlar burada deşifre oluyor.

Neredeyse bütün çantalar ıslak. En acil olanlar, (ilaçlar gibi) ilk kurutulması gerekenler.. ateşin başında tek tek ıslak naylonları kurutmaya çalışıyorum.. O küçücük yerde bütün çantalar dağıldı mecburen. Artık her bir şey birbirine karışmıştı. Ama yine de aranılan her şey anında bulunuyordu. Celal'in ayağındaki kıymığı çıkaran cımbız işte bu karışıklıkta çıkmıştı ortaya. Bu bir mucize olsa gerek..

 

Orkun ve Bahadır keşfe gidiyor. Kalanlar ateş yakıp çorba yapacak, bir yandan da burayı biraz olsun kullanılabilir duruma getirmeye çalışıyor, zemini temizliyor. Eşyalarımızı açmak bir dert, her şey birbirine karışıyor. Ama biz burada bile eğlenmeyi başaracağız. İşte insanın her duruma uyum sağlaması bu! Anladık ki biz ergonomik insanlarız. Tabii buranın zorluğunu en fazla yaşayan kişi Bahadır.

Garibim sığmıyor işte, sığmıyor yok ötesi. 2 metre olmak elinde değil ki. İnsanın değiştiremeyeceği şeyler de var kaderinde . Ama Bahadır`ın uzun boyundan nasibini alan başkaları da var. Gece uyumamak bir yana bir de Bahadır`ın ayak darbelerine maruz kalan zavallı Semra . Tabi. soldan gelen ayak darbelerinin müsebbibi Bahadır`sa da sağdan kafasının ve yüzünün ortasına gelen ayakların Bahadır`a mı yoksa Aksel`e mi ait olduğunu keşfedemiyor. Burada bile bir horultu yükseliyor: İbrahim! Sevgili ekip liderimiz ULU MANİTU İBRAHİM. Bir de Behiye var ki, gören de başkan yardımcısı sanacak, kral dairesi olmasa da rahatı yerinde. Aşkım aşkım Elif ve Orkun ortada bir yerde kıvrılmış durumdalar.

 

Celal ve Bahadır ile birlikte yan yana eni birine yetecek bir alana sığmayı başardık ya bundan gayrı her koşulda yaşarız sanırım.

 

Burada tuvaleti gelecek diye korkuyor insan. Artık öyle bir hal aldı ki tuvalet ihtiyacımız için o korkunç kayalara tırmanmayı göze alamayıp, 'arkanızı dönün, bakmayın'diyerek en uygun yere çömüyorduk.

 

'BACALI MAĞARA'adını verdik buraya.

 

03.08.2006 – Beşinci Gün

Sabah 05.40`da ayaktayız hepimiz. Uyanıyoruz diyemiyoruz uyuduk diyemediğimiz için.

 

Kahvaltı bile yapmadan çıkıyoruz buradan. Eşyalar karmakarışık herkes eline ne geçerse çantasına atıyor. Ama bu çıkış aynı zamanda üstü örtülü kısmın da bitişi. Aydınlıktayız. İleride bir sifondan çantaları ip yardımı ile bota indiriyoruz. Buradan suya atlamak mümkün ama iki duvar arası mesafe dar, atlayışta çarpma riski var bu yüzden omuzlarımızdan iple suya iniyoruz. Devamı açıklık ve dingin su. Bir süre suda ilerliyoruz.

 

Arada aktarmalar yaparak solda kahvaltı yapmak üzere uygun bir alan bulup ateş yakıyor ve kahvaltımızı burada yapıyoruz. Saat 08.30. Burada bir yavru ceylan boynuzu buluyor Bahadır. Bu yüzden 'ÇİFT BOYNUZ' adını veriyoruz buraya.

 

Coğrafya artık yavaş yavaş değişiyor. Duvarlar arası genişlik artık daha fazla, duvar yükseklikleri giderek düşüyor. Su düşüşleri daha az . Rakım 200.

 

Uzun bir yol alacağız. Küçük küçük ve sık aralıklarla su düşüşleri var. Bu yüzden sık sık çanta aktarması yapmak zorundayız. Bizim için yorucu ve uzun bir gün olacak. 2 kilometreden fazla mesafe alıyoruz. Ve artık yavaş yavaş kanyonu bitiriyoruz. Soldaki pınarları görünce artık yolumuzun bitmek üzere olduğunu ve köye yaklaştığımızı biliyoruz. Ama gün bitmek üzere, güneş elini eteğini çekmiş, hava pırıl pırıl maviliğini loşluğa devretmiş.

 

Köy yolunu yürüyecek takatimiz kalmadığından emin olduğumuzda solda kamp yapmaya karar veriyoruz. Rakım 160. Kanlıçay girişinden itibaren bu noktaya kadar aldığımız ölçümler

 

Toplam 170 metre bir düşüş olduğunu gösteriyor.

 

Bu son gün en çok yorulduğum gündü. Sabah 05.40, akşam 20.00 .. Nonstop yürüdük indik, çıktık.. Azimle bugün bu kanyonu bitirmeye kararlıydık çünkü. İşte ilk, insan ayak izi, işte ilk inek pisliği, işte tahta köprü... Oleyyy.... İşte başardık... Acaba nasıl görünüyoruz? Aynamız yoktu.

 

Ayna yerine birbirimizin gözbebeklerini kullandık. O sevecen bakışlar bizim nasıl göründüğümüzün birer aynası idi..

 

Yine trekist pankartımızla resim çekiyoruz. Tek tek resimler de çekiliyoruz. Her birimizin yorgunluğunu bastıran bir başarı ifadesi var resimlerde.. Oysa o kadar yorgunuz ki...

 

04.08.2006 – Altıncı Gün
Sindire sindire yaşadığımız kanyon maceramız 04.08.2006 Cuma günü Hamitli Köyün`de son bulacak.
Hepimizin hayatına kattığı güzellikler, dostluklar, sevgilerle... Köyde in cin top atıyor, meydana seriliyoruz. Sonra yavaş yavaş etrafımızı çevreliyor hanelerinden çıkanlar. Jandarma'ya telefon edip çıktığımızı haber veriyoruz. Enfes bir kahvaltı masası hazırlıyor bize köydeki dostlarımız.

Her evceğizden koca siniler içinde muhteşem kahvaltılıklar geliyor. Domatesi, biberi ve cam bardakta çayı meğer ne kadar özlemişiz.. Gözümüz karnımızdan daha aç, ne gelirse silip süpürüyoruz. Yiyeceklerimizden artan -ki bayağı artmış- açılmamış paketleri köylüye bırakıyoruz. Onlara alışmışız. Bizleri kanyona yolcularken ortalarda dolaşan çocuklar sanki, hiç o kanyona girmemişiz gibi, donmuş bir kare gibi kaldığı yerden devam ediyorlar sanki devinimlerine.. Zamanı unuttuk.. Zaman hem çabuk geçti, hem de sanki bir ömür sığdı.. Garip bir duygu bu...

 

Vedalaşarak buradan ayrıldığımızda saat 12.30 olmuştu. Buradan ver elini Safranbolu... Bağlar Mahallesi'nde Karagözlerin evinde konaklayacağız. Harika bir yaşam alanı yaratmışlar kendilerine. Pek memnun kaldık.

 

O cennet bahçedeki dut ağacından dut toplayıp Ahmet Amca'nın kanununu dinleyeceğiz bir süre. Sonra da hamam safası. Hamama giderken, kızlar ve erkekler ayrıldık; ama öyle alışmışız ki birbirimize, hamam sefamız bile sanki yarım kaldı..


Bilinmeyen dünyanın yolcuları

Şimdi kutlama zamanı.. Kanyon boyunca dilimiz damağımız kurudu tabi.. Gece boyu uzun uzun sohbetler ve yolda diğer arabadakilerin güftesi ile harika bir koro eşliğinde bizim şarkımızı okuyoruz. Şarkının içinde hepimiz varız. Çocuklar kadar şeniz ve çok mutluyuz...

 

Bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibiyiz, üzerimizde tuhaf bir uyum çabası, sıcak hava yüzümüze çarptığında geri mi dönsek kanyonun buz gibi sularına demekten alamıyoruz kendimizi...

 

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra yine yollara düştük. Celal, beli ağrıdığı için direksiyonunu Bahadır'a bıraktı. 1. araçta, Bahadır, Semra, Orkun ve Elif, diğer araçta İbrahim Abi, Celal, Behiye ve ben vardık. Yol boyunca birbirimize nispet yaptık, daha çok eğlenme konusunda. Bir ara pencerelerden Celal ile birlikte sarktığımı hatırlıyorum. Sahi Celal, senin belin ağrımıyor muydu??)

 

Bir azizlik oldu sonra. Bizim araba benzinciye girdiğinde su akıttığını gördük. Çekici çağırdık ve Adapazarı'na kadar çekici üzerinde geldik. Çok keyifliydi. Ben hayatımda ne çok ilk yaşadım bu yolculukta yahu.. Çekicideki araba içinde gitmek de bunlardan biriydi. İbrahim Abi Çekici şoförünün yanına geçtiğinde üçümüz mışıl mışıl uyuduk, yüzümüzde yapışık bir tebessümle..

 

Adapazarı'nda ıslama köftelerimizi yiyip, yola devam..

 

Artık Anadolu ve Avrupa yakası yolcularının ayrılma vakti. İçimiz buruk.. Birbirine karışan eşyalarımızı ayırırken, Bahadır'a gözüm takılıyor. Nasıl da ağlarmış, .. Çok duygusal bir an bu.. Vücudumuzdan et koparmak gibi canımız yanıyor.. Tek vücuttan sekize bölünme vakti tekrar. Ama bu doğum oldukça sancılı geçiyor.

 

Ne mutlu ki, daima birlikteyiz.. Her fırsatta, iyi günde olduğu kadar kötü günde de yanyanayız.. Bu kısacık ayrılıklar vız gelir bize.

 

BİZ ASLINDA HİÇ AYRILMADIK Kİ...

 

İşte bir kanyon daha böyle geçti dostlar. Biz mutlu olduk keyif aldık. Darısı gidemeyenlere...

 

Aksel Ağan

Trekist Doğa Aktiviteleri Grubu Adına

www.trekist.com

Etiketler: aksel ağan | atlas | doğa | kanyon | kanyon sporu | kastamonu | spor | trekking | valla

Bu yazı 06/12/2006 tarihinde yayınlandı. 5032 defa görüntülendi.

Editör tarafından gönderilen tüm yazılar »

 

yazının puanı: 3.8 (25 kişi)  

+1

Yararlı

Paylaş:

E-posta ile gönder:


DOĞA | SPOR | GÜNCEL | DÜNYA | TÜRKİYE | Atlas Macera Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.